hızlı ve yavaş düşünme

Hızlı ve Yavaş Düşünme: Kitap Özeti

İnsan hem hızlı hem de yavaş düşünür mü? Düşünüyormuş meğer; yeni fark ediyorum. İlk bakışta ne yapacağınızı bilemediğiniz, üzerine biraz odaklanınca ne kadar kritik olduğunu anladığınız bir farkındalık bu. Düşünme, muhakeme etme ve karar verme mekanizmamızın sandığımızdan ne kadar farklı çalıştığıyla ilgili kişisel, bir toplumsal boyutu olan bir keşif.

Sistem 1 & Sistem 2

Kahnemann, bu kitaba adını da veren hızlı ve yavaş düşünen iki ayrı sistem olduğu yönündeki teorisini şöyle açıklıyor:

  • Sistem 1: Hızlı ve istemsiz düşünme biçimi. Anlık olarak gelişen hızlı bir kanıya varmamızı, karar vermemizi sağlayan, hayvanlarla da paylaştığımız bir nitelik. Çevremizi algılamayı, hissetmeyi, korkmayı vs zaten biliyoruz. Bunlar ötesindekileri de zamanla öğreniyoruz: Birinin ses tonundan ruh halini anlamak, içgüdüsel olarak ne yapacağımızı bilmek. Bu bilgi ağırlıklı bir sistem değil, ama bazı bilgileri de bu kapsamda öğrenip gerektiğinde geri çağırabiliyoruz. Örn: “Amerika’nin başkenti Washington” bilgisini çağırmak için derin bir düşünme sürecine ihtiyacımız yok. Bu sistem dahilindeki hemen her tür düşünceyi adeta bir refleks gibi pratikl ediyoruz.
  • Sistem 2: Efor gerektiren, bilinçli ve rasyonel düşünme biçimi. Biz kendimizi değerlendirirken (aslında öyle olmadığımız halde) benliğimizi daha çok bu sistem ile ilişkilendiririz; yani çoğu zaman yüzeysel kaldığımız halde derin düşündüğümüzü sanmak isteriz. Bu sistemi devreye almamız efor gerektiriyor.

Kitap bu iki sistemin vardığımız yargılar ve verdiğimiz kararlar üzerine etkisi üzerine düşünceler, teoriler ve örnekler dizisi. Kitap modern çağda yaşayan, dolayısıyla her gün büyük miktarda yeni bilgi ve görüşe maruz kalan insanoğlunun karşı karşıya kaldığı bu yoğunluğu göğüslemekte zorlandığını anlatıyor. Bu durumun liderler, hükümetler ve sosyal medya platformları tarafından kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanıldığını gösteriyor. Bir taraftan ilginç örneklerle anlatılan bu düşünme biçimlerinin bir yandan da hayatlarımızın manipüle edilmesine yol açan bir özelliğimiz olduğu yönünde bir iddia var kitapta.

Önyargı, İçgüdü, Rasyonellik ve Rasyonellikten sapmalar

Kitap ilginç tanım ve iddialarla dolu. Örneğin önyargı; daha çok içgüdüsel bir olgu olarak tariflediğimiz davranış olan önyargı için “belirli koşullarda ortaya çıkan sistematik hatalar” diyor Kahnemann.

Diğer bir güzel örnek insanoğlunun rasyonellik iddiası; yazara göre 70’lerde sosyal bilimciler insan doğası hakkında yaptıkları iki temel varsayım yapmışlar:

  1. İnsan genel olarak rasyoneldir.
  2. Korku, Sevgi ve nefret gibi uç duygular bu rasyonellikten sapmaların çoğunu açıklar.
    Kahreman ise diyor ki: İnsan rasyonel olduğunu sanır ama aslında değildir. Düşüncedeki rasyonellikten sapmalar da duyguya değil algı mekanizmasındaki hatalara bağlı; mesela insan kolaylıkla hafızasından geri çağırabildiği düşüncelere daha çok önem verir. Dolayısıyla rasyonel davranış biçiminden sapmalar duygusal bir fenomen değil, daha çok düşünce biçimimizle ilgili.

Sık konuşulmayan bir boyut olsa da bu bakış açısı sosyal alanda aktif olan bir çok kesim tarafından sahiplenilmiş gibi görünüyor. Örneğin bugün bir çok politik bilimci, gündemde olan fikir ve konuların halkın algısına ne kadar etkili olduğuna odaklanıyor. Otoriter rejimlerin bağımsız medya üzerindeki etkiyi artırmaya bu denli büyük önem vermeleri tesadüf değil: Ağırlıklı olarak Sistem 1’in etkilediği toplumsal algıyı yöneterek toplulukların rasyonellikten ayrılmalarını sağlamak mümkün. Karmaşık söylemlere, ulusal güvenlik gibi hassas konulara odaklanarak ülkedeki daha ciddi (örn: yoksulluk) sorunlarının gözden uzak kalmasını sağlamak politikacıların sık sık kullandıkları bir yaklaşım.

Kitabın amacı “şirketlerin, lobicilerin ve politikacıların toplumu nasıl manipüle ettiğini anlatmak” diyemem. Ama Kahneman yanılgı (fallacy) sınıfına soktuğu bir çok örnekle bu mesajı veriyor. Bazılarını ilk bakışta kabul ettiğim bazıları üzerinde biraz daha düşünmek istediğim bu yanılgıların kısaca üzerinden geçmek istiyorum zira kitabın belkemiği bu ‘yanılgı’ kavramı üzerine kurulu.

Priming: Çağrıştırma

Aklımız yeşil rengi çevre ile bağdaştırdığı için bu rengi etkili olarak kullanan bir markayı çevreci olarak değerlendirmemiz mümkün. Çevreye zararlı birçok maddenin ticaretini yapan markanın kurumsal renk temasının yeşil üzerine odaklanmasının nedenlerinden biri bu. Ülkeden ülkeye, kültürden kültüre farklılık gösterebilen çağrıştırma kavramı zihnimizin Sistem 1’i kullanarak fazlaca düşünmeden bazı yargılara varmasına neden olabiliyor.

Cognitive Ease: Basitleştirme

Modern insanın karmaşık konuları anlaşılabilir fikirlere indirgemek gibi bir beklentisi var. Bu bazı vakalarda gerçekçi bir beklenti olabilir, ama çoğu zaman kolayca basite indirgenemeyecek, indirgenmeye zorlanırsa anlamını kaybedecek fikirlere rast geliyoruz. Böylesi komplike ve kapsamlı değerlendirilmesi gereken fikirleri “kolayca anlaşılabilir olma” maskesi altında basitleştirip anlamını kaybettirme riski taşıyoruz. Bu basitleştirilmiş (ama aslında çarpıtılmış) mesajın bol bol tekrarı, olumlu bir ortam ve güzel örneklerle süslenmiş olarak sunulması sayesinde, zaten kolay yoldan bir yargıya varma hevesi yüksek Sistem 1’in kolayca tuzağa düşmesi sağlanıyor. Pazarlama uzmanları biraz kızacak ama reklam dediğimiz kavramın temelinde bu mantık yatıyor. Zihnimiz sık tekrarlanan ve kolay anladığı mesajı hemen kabulleniyor, hatta sahipleniyor. Bir çok teoriye göre politikacılar tarafından da kitleleri etkilemek için sık kullanılan yaklaşımlardan biri de bu: Sade ve basit bir mesaj verip, kulağa daha komplike gelen (ama aslında daha tutarlı) görüşleri kötülemek.

Hemen Sonuca Varma

Sistem 1’in önemli karakteristiklerinden biri karşılaştığı durumla ilgili hemen bir yargıya varma refleksi. Halbuki kullandığı bilgi belki eksik, yanlış ya da taraflı. Üzerine yeterince düşünmeden hızlıca bir karara varmayı seven Sistem 1 sayesinde bu adımı kolayca atıp bir an önce sıradaki adıma geçmeyi seviyoruz. Bu durum özellikle gördüğümüzün ötesinde bir gerçeklik olmadığı varsayımından kaynaklanıyor. Birçok önyargımızın temelinde sonuca hemen varma eğiliminin olduğunu söyleyebiliriz. Diğer taraftan bilimsel tekniklerin hakim olduğu ortamlar dışında hemen hiç bir bağlamda bu hemen sonuca varma eğiliminden vazgeçemiyoruz.

Daha kolay bir soruyu yanıtlama

Can sıkan bir soruyu yanıtlamaktansa, o ölçüde tatsız olmayan, yanıtlaması daha kolay bir koruya odaklanıp ona cevap verme refleksi. Örneğin “hayatından ne kadar mutlusun?” sorusuna karşılık “şu anki ruh halim nedir?” benzeri bir soruya yanıt vererek sıyrılmak.

Soru çıpası kullanmak

Bu eğilim ‘çağrıştırma’ yapmaya benziyor. Bir soruyu sorarken önden verdiğiniz bir ‘çıpa’ referans ile cevabı yanıltmak. Örneğin dünyanın en yüksek binası 1500 metreden daha mı yüksektir diye sorarsanız yanıt muhtemelen 1500 metrenin biraz altı ya da biraz üstü olarak gelir. En yüksek bina 800 metre civarı olmasına rağmen referans olarak verdiğiniz büyüklük sayesinde yanıtı büyük oranda yanlış yönlendirebilirsiniz.

Uygunluk önyargısı

Yakın zamanda yaşamış olduğumuz ve dolayısıyla hafızamızdaki tazeliği yüksek vakaları diğerlerinden daha çok dikkate alarak kanıya varmak. Birden fazla konuya odaklandığımız, fazlasıyla iyimser ya da fazlasıyla kötümser (hatta depresif bir modda) olduğumuz, hayatımızda maneviyatın etkisinin arttığı, güçlü olduğumuz ya da güçlü olduğumuza inandığımız anlarda ortaya çıkan bir yanılsama. Sistem 1’in bu hallerde bizi etkisi altına alıp en uygun görünen duruma göre karar verdirme olasılığı oldukça yüksek.

Representativeness: Temsiliyet

Otobüste kitap okuyan birinin yüksek eğitim seviyesine sahip olduğunu düşünebiliriz. Diğer taraftan istatistiksel olarak yüksek eğitimli birinin otobüste olma ihtimali düşük olabilir. Her iki çıkarım da ilk bakışta gördüğümüz resmin gerçek durumu temsil etmiyor olabileceğini gözden kaçırmamıza neden olabiliyor. Sistem 1’in (potansiyel) yanılsamalarından biri olan bu kavram, yani tekil vakaların bir trend temsil ettiği varsayımı sık sık düştüğümüz hatalardan biri.

Fazla detaya girmek, istatistiklerde boğulmak vs

Kahmenan herhangi bir durumla ilgili tarifte bulunurken gereğinden daha fazla detaya girmenin, istatistiksel veriyi değerlendirirken bize sunulan karmaşık tablonun kurbanı olduğumuzu vurguluyor. Kendi yarattığımız detayda kaybolmanın, yaptığımız bir hesabı tutturamayınca ortalama üzerinden ilerleyerek hesap yapma eğilimimiz birçok örnekle detaylı bir şekilde anlatılıyor.

Kitapta öyle güzel örnekler var ki bunların hayatımızdaki yansımalarına kapılıp şu ana fikri gözden kaçırmak mümkün: Sistem 1’in kısıtlarından haberdar olduğumuz sürece her iki sisteme de ihtiyacımız var. Anladığımızı sandığımız fikirleri tam olarak hangi anlamda anlayıp dikkate aldığımız, nasıl değerlendirdiğimiz, ‘nedensellik’ arayışımız yüzünden nasıl yanıldığımız, adına uzman denen kişilerin uzmanlıklarının aslında ne kadar kısıtlı olduğu, içgüdü denen şeyin aslında bilinçdışı değil deneyimle öğrenilmiş olan ve bilinçaltının zaman zaman geri çağırdığı bir olgu olduğu, planlama denen sürecin bizi birçok gerçek vakada ne kadar gerçekçilikten uzaklaştırdığı ve özellikle girişimci zihinlerin aşırı iyimserliğe ne kadar yatkın olduğu üzerine çok sayıda ve çoğu akademik çalışmalara dayandığı anlatılıyor.

Bunlar arasında belki de en anlamlısı Kahneman’ın 200 yıldan uzun zaman önce sosyal bilimci Bernoulli’nin geliştirdiği ve birçok ekonomist tarafından da sahiplenilen “insanoğlu rasyoneldir ve buna uygun davranır” çıkarımını çürütmesi. Kimi finansal kimi farklı fayda türleri üzerinden yola çıkan yazar verdiği örneklerle insanoğlunun temelinde aklıyla hareket eden bir varlık olduğunu düşündüğü halde bir çok durumda nasıl rasyonellikten uzaklaştığını gösteriyor.

Nasıl düşünür, nasıl karar veririz?

“Hızlı ve yavaş düşünme” sadece insanın düşünme eylemi üzerine değil; onun temel uzantısı olan karar vermek üzerine de odaklanıyor. 40 yılı aşkın süredir davranış psikolojisi ile ilginenen yazar Daniel Kahnemann insanın zihinsel refleksi haline gelmiş bu fenomen hakkında takdire değer ölçüde bilgi ve yorum üretmiş. Temel argümanlar:

  1. Sandığın kadar derin düşünmüyorsun.
  2. Rasyonel (sana en çok fayda sağlayacak şekilde) davranmıyorsun – çünkü çoğu karar ve davranışın Sistem 1 tarafından yönlendiriliyor.

Kimilerimizde efor gerektirdiği, kimilerimizde ise zaman kaybettiriyor gibi göründüğü için Sistem 2’in devreye girmesine çoğu zaman izin vermiyoruz. Son yıllarda hem bireysel hem de toplumsal açıdan hissettiğimiz “olayları basite indirgeyerek anlama” ihtiyacının ne kadar yaygın bir sorun olduğunu vurgulamakta fayda var. Bize basit, sade ve kolaylaştırılmış bir anlatı ile aktarılan konularda ciddi bir yanılgı ihtimali var. Ve bu konular son derece kritik vakalar halinde sunulabiliyor: Örneğin İngiltere’nin Brexit (Avrupa Topluluğundan çıkma) hikayesi şu tehdidi ifade etti: Doğu Avrupa’dan gelen mülteciler gerçek İngiliz’lerin haklarını elinden alacak. Bu son derece basit bir argümandı. Yüksek sesle ve abartılarak verilen bu mesaj Sistem 1 ile düşünen halkın önemli bir kesimini ikna etti. Sakin düşünme ve efor gerektiren toplumsal Sistem 2 ancak olay olup bittiken sonra devreye girebildi ve aradan geçen beş sene ile bu ayrılığın gerçek anlamı İngiliz halkının geneli tarafından anlaşılmaya başladı: “Ne yaptık biz?”

Tarih böyle örneklerle dolu: Hitler’in Almanya’sı bu tarz bir vaka: Üzerine derinlemesine düşünmezseniz “saf ve üstün Alman ırkı” cazip bir düş. Donald Trump’ın “sistemi değiştireceğim, sizden biriyim” argümanı, düşünme alışkanlığı olmayan bir kitle için adeta kahramanlık öyküsü. Toplumsal açıdan içinde propoganda söylemi olan hemen her konu bu şemsiye altında değerlendirilebilir. Sandığımızdan da yaygın bir konu bu.

Peki ya bireysel olarak? Burada daha kişisel bir boyuta giriyoruz, yani örneklerin size uygunluğu tartışılabilir bir boyuta geçiyor. Ben kendimi kitabın ana mesajı olan ‘yanılgıya düşme’ye yatkın görüyorum ama herkes için aynı şeyi söyleyemem; belirli bir kesim yaşamıyor olabilir. Bazılarımız ise hayatın akışı nedeniyle bu yanılgıların farkında dahi olmayabilir. Hızlı ve yavaş düşünme teorisini özellikle bireysel örnekler açısından göreceli bulduğumu söylemek doğru olur: Her ne kadar yazar Kahmenann örneklerin çoğunu istatistiksel açıdan anlamlı deneylere bağlamış olsa da kitabın bütünü genelleme yapmaya cesaret edemeyeceğim kadar kişisel örneklere dayanıyor. Yani öyle olmadığını bildiğim örnek de çok.

Şunu fark etmekte fayda var: Kişisel açıdan yeterince derin düşünmediğimizi kabul etmek kolay değil. Hayal ettiğimiz kişi olmayı sempatik buluyoruz. O kişi olmadığımızı fark etmeyi ise sevmiyoruz.

‘Thinking Fast and Slow’ benim için yavaş bir okuma oldu. Akademik boyutun ağırlığından dolayı anlayıp yorumlamakta zorlandığım örnekler çoktu. Diğer taraftan anlayabildiğim kadarı yeterli oldu. Kitabın kullandığı söylem bu açıdan takdire değer; mesajı almak için bütününü hatmetmenize gerek yok. Günlük hayatımızda düştüğümüz o kadar çok yanılgı var ki hepsini tüm detaylarıyla bilmemiz şart da değil. Nobel ödüllü Kahneman’ın bu çalışması bu anlamda bitirdiğime memnun olduğum kitaplardan biri oldu.

Bu bağlamın benim için bir önemi daha var: Son yıllarda zaman zor bir okuma yapsam son ilk refleksim bunun bir özetini çıkarmak olmaya başladı. “Hızlı ve yavaş düşünmek” bana bu refleksin temelini hatırlattı: Başladım, ilerledim ama zamanla mesajın bütününü gözden kaçırmaya başlayınca bu özeti yapmaya döndüm. Özetledikçe kitabı da kendimi de daha iyi anladığımı keşfettim. Zorluk sadece uzun, teknik boyutu yoğun bir kitap olduğu ya da zaman zaman karmaşıklaşan anlatısı değil. Nasıl düşünüp nasıl karar verdiğimi anlamak son dönemde kişisel olarak üzerine odaklandığım konulardan biri. Hızlı düşünen ve aynı hızla karar vermeye çalışan biri olarak bu tarzın beni zorladığının ve bu durumun köklü bir kişisel sıkıntı olduğunu fark ettiğim bir dönemdeyim. Bir taraftan “kişisel bilgi yönetimi” (personal knowledge management) gayretim devam ederken bu kitaba rastlamak benim için enteresan bir deneyim oldu: Sandığımın aksine, derin düşünen biri olmadığımı fark ettim.

Bu noktada yazar Daniel Kahneman’ın önemli bir iddiası var: Eflatun (Plato) ve Aristo benzeri aydınlanma tarafındaki felsefecilerin ve birçok popüler sosyal bilimci ve ekonomistin insana bakışından çok farklı bir perspektif var. Kahneman’a göre tipik insan rakamlarla ve istatistiklerle düşünme konusunda problem yaşayan, rasyonel olduğunu sandığı halde çoğunlukla irrasyonel davranan bir varlık.

Kitabın içinde bu açıklığıyla dile getirilmese de satır aralarında yer alan önemli bir mesaj da bu özelliklerimiz yüzünden ne kadar kolay manipüle edilebildiğimiz gerçeği. Kitapta bu durumun farkında olan bir kitlenin (iş insanları, politikacılar, din adamları vb) ise dünyada olan biten üzerinde önemli etkiye sahip olduğu ve dolayısıyla büyük güç ve servet elde edebildikleri saptaması var. Topluluklar içine düştükleri aciziyetin pek de farkında olmadan nesiller boyu aynı yanılgılara düşmeye devam ediyor; yani bana göre Kahneman aslında diyor ki: “Göz göre göre bizi (halkı) uyutuyorlar!”

İstatiktiksel olarak düşünmenin bana zor geldiğini, derin düşünmeden karar veriyor olmanın sakıncalarını, hızlı ve yüzeysel düşünme alışkanlığın yarattığı riskleri, farkında olduğum ama adını koyamadığım bazı zihinsel sıkışmalarımın kaynağını fark etmek biraz tatsız olsa da öğretici bir farkındalık oldu. Onları tam olarak anladığımı söyleyemesem de sahip olduğum düşünme ve karar verme süreçleri üzerinde daha fazla fikir sahibiyim artık.

Bundan sonrası ben ve zihnim arasında…
Sevgi ve saygılarımla

Yalçın Arsan
Mart 2022

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.