Siyah Kuğu – Kitap Özeti

Ortalığı karıştıran karakterler olur bazen; sivri dilli, zeki, hızlı düşünen, tartışmalı konularda sürekli görüş bildiren, hazırcevap tipler. Lübnan asıllı Amerika’lı yazar ve düşünür Nassim Nicholas Taleb böyle bir karakter. 2008 krizinden önce yarattığı Siyah Kuğu (Black Swan) kavramıyla ortalığı karıştırmakla kalmadı, krizi öngördüğü iddia edilen birkaç kişiden biri olarak tarihe geçti. Bu yazıda belirsizlik ve risk kavramlarına yeni bir bakış açısı getiren ‘Siyah Kuğu kitabı ve aslında bir metafor olan kavramı üzerine konuşacağız. Taleb nadir rastlanan bir hayvana referans vererek yaptığı bu benzetme ile muhtemelen sözlüklere girecek bir bakış açısı yaratıyor. Kendi ifadesiyle iki amacı var: Yerleşik düzende güç sahibi olan ve “sahtekâr” olarak tarif ettiği, çoğu devlet adamı & finans sektörü profesyoneli olan bireyleri ortaya çıkarmak ve belirsizlik diye tarif ettiğimiz ve ısrarla ortadan kaldırmaya çalıştığımız durumun aslında dünyanın gayet normal bir hali olduğunu kanıtlamak.

Tüm kuğular beyazdır!

Siyah Kuğu kavramı anlaması kolay ama yorumlaması kolay olmayan bir konu. Önce yazarın neden böyle bir benzetme ile yola çıktığını anlamaya çalışalım. Hikaye şöyle: Avustralya’da ilk defa bir siyah kuğu görülene kadar tüm kuğuların beyaz olduğuna inanılırdı. Yani aslında doğrulama yaparak bir fikri kanıtlamak aslında teknik açıdan mümkün değil. Ancak yanlışlama yaparak fikir hakkında net bir kanıya varmak (yanlış olduğunu kanıtlamak) mümkün.

Bu durum gözlem yaparak öğrenmenin aslında ne kadar kırılgan bir süreç olduğunu gösteriyor. Bu kavrama dikkat, zira Taleb’in özgün yaratımlarından bir olan kırılgan olmayan (anti-fragile) tanımı kitabın birkaç odağından biri.

Taleb’e göre Az sayıda siyah kuğu dünyada olan biten en önemli olayları açıklıyor: Örneğin 1. dünya savaşı, Hitler’in yükselişi, Sovyetler Birliği’nin dağılışı, İnternetin yayılması, 1987 ekonomik çöküşü (sonrasında aynı hızla geri toplanma) vb. Bu olayların üç temel özelliği var:

  • Öngörülemez olmaları
  • Olduktan sonra aslında öngörülebilir olduklarının düşünülmesi
  • Büyük etki yaratmaları

Yüzyıllardır sosyal ve ekonomik bilimciler riski ölçebildikleri varsayımıyla hareket ediyorlar. Diğer taraftan riskin ne olduğunu sorduğumuzda yukarıda tarif edilen siyah kuğu sınıfına giren olayları, yani riski tarif eden kişilerin ‘istisna’ sınıfına sokulabilecek ölçüde nadir olayları, tarif ettikleri risk ölçümlerinin dışında bırakırlar. Çünkü istatistikçilere göre istisnalar kaideyi bozmaz.

Nassim Taleb diyor ki: Bu durum asıl büyük etki yapan sosyal ve ekonomik olayların, riski ölçenler tarafından dikkate alınmadığının kanıtıdır. Yani geçmişe dair veriyi inceleyip trendlere bakarak geleceği tahmin etmeye çalışan ekonomi & sosyal bilim uzmanları sadece öngörülebilir olan ve pek de büyük etki yaratmayacak gelişme ve olayları tahmin edebilirler. Asıl etki yaratacak olanları ise göremezler.

Taleb kitabın ilk kısmında bu bağlamdan yola çıkarak şunu söylüyor: Bilmediğin, bildiğinden daha değerli. Çünkü bildiğinden (bir şekilde) etkilendin – fayda ya da zarar gördün zaten. Dolayısıyla olabileceğini bildiğin hiçbirşey sana fazlaca zarar veremez ya da fayda sağlayamaz.

Bu anlamda bizler için şaşırtıcı olan tahminlerin sürekli yanılması değil, bu temel yanılgımızın farkında olamamız ve hala eldeki veriye bakarak geleceği tahmin etmeye çalışmamız.

Taleb kitabın ana fikrini neredeyse tamamen açıkladığı ilk bölümü etkileyici bir benzetmeyle bitiriyor: “Uzmanlar bir konuyu herkes kadar bilen ama herkestan daha karışık anlatabilen kişilerdir.

Risk ve belirsizliğe giriş

Kitabın ilk bölümü kitabın temel argümanlarının neredeyse tamamını kapsıyor ama aslında eğlenceli bölümler ikinci kısımda başlıyor. Bolca örnek, risk ve belirsizlik kavramlarının detaylı incelemeler gibi kritik önem taşıyan ikinci kısım en az ilk bölüm kadar etkileyici; verdiği örnekler ilk bölümde yapılan tespitleri somutlaştırıyor.

Taleb hayatımızda büyük olumlu etki yaratan olaylara karşı genel bir minnet duymama hali içinde olduğumuzu anlatıyor. Bunun basit bir nedeni var: Bu vakaların çoğu ilk bakışta görülmez. Hatta büyük bir sorunu oluştuktan sonra çözmek yerine iyi planlamayla ya da riski öngörerek ondan zarar görmemek (örneğin savaş önleyen komutanlar) gibi gözden uzak başarılardan oluştuğu için çoğu zaman fark edilmezler bile. Örnek olarak uçakların kokpitine teröristlerin girmesini engelleyen bir kilit / güvenlik mekanizması icat eden kişiyi düşünün: Sayesinde 11 Eylül saldırıları olmayacaktı ama bu başarıyı da kimse bilmeyecekti.

Bu noktada hayatta sadece somut olana odaklanan Plato gibi felsefecilere çok sayıda atıf var: Taleb’e göre somut olan gerçekliklere odaklanma hali gerçekte anladığımızdan daha fazlasını biliyor olduğumuzu hissetmemize neden olur ve bizi çoğu zaman yanıltır. Diğer taraftan ısrarla asıl amaç anlamlı olana odaklanmak: Ekstrem olaylar dünyayı şekillendiriyor ama onları elimizdeki veriye bakarak öngöremiyoruz. Kitabın bu bağlamda ikinci önemli iddiası da şu: Gelecek daha da öngörülemez olacak.

Dünya şeffaf değil

Nassim Taleb diyor ki “dünya opaktır”, yani şeffaf değil. Kolayca anlaşılamaz, yorumlanamaz. Bu halin üç sıkıntısı olur:

  • olanları anladığını sanırsın ama aslında anlamazsın
  • olayı ancak olduktan sonra tam olarak yorumlayabilirsin
  • olay hakkındaki elindeki veriye gereğinden çok önem verirsin

Yani insan aklı herşeyi (olup bittikten sonra) açıklama konusunda sonsuz bir kabiliyete sahip ama belirsizliği bir türlü kabullenemez.

Adettendir, danışmanlar yeni girişimcilere hep şu aklı verir: Ölçeklenebilir bir iş yapın. Ölçeklenebilen / ölçeklenemeyen meslekleri bir örnekle netleştirelim. Yazarlık ölçeklenebilir bir iş iken ekmek yapan fırıncı ölçeklenemeyen bir işle uğraşmaktadır: Yazar aynı romanı binlerce kişiye satabilirken, fırıncı bir ekmeği sadece bir kişiye satabilir.

Diğer taraftan bu konuada gözden kaçan önemli bir nokta var: Ölçeklenebilir meslek ilk bakışta avantajlı görünüyor ama bir şartla: Ancak başarılıysa! Başarılı değilse tam tersi bosa geçen zaman ve israf olan kaynak.

Girişimciyi ödüllendirmesi açısından olumlu bir örnek olduğunu düşündüğü Amerika ile ilgili olarak Taleb şu noktaya dikkat çekiyor: Amerikan ekonomisi üretimden çok fikri sermayeyi kaldıraç olarak kullandığı için (yaratıcı girişime sınırsız özgürlük alanı tanıyarak) son dönemde üretim kapasitesini kaybetmesine rağmen ortalama standartlarını yükseltmeyi başarabiliyor.

Mediocristan & Extremistan

Raslantısallık kavramını zaman zaman belirsizlik kavramıyla değişimli olarak kullanan Taleb, rastlantısal olarak yaşanan olayların farklı sonuçlar yarattığı iki farklı (sanal) ortamdan bahsediyor: Mediocristan (ortalamistan diye Türkçe tarif edebiliriz) ortamında tek bir vaka bütünü ve ortalamayı etkilemiyor. İkincisi (Extremistan) ise büyük etkisi olan tekil vakaların ortalamayı anormal saptırdığı oynak bir ortam. Örneğin Bill Gates’in servetinin milyonların servetinin toplamından daha fazla olması bir extremistan durumu. Sosyal büyüklükler daha çok extremistan ortamında hayat buluyor; eğer oradaysanız ve büyük bir şoka rastlıyorsanız bundan büyük oranda (olumlu ya da olumsuz) etkilenmeniz kaçınılmaz olur. Mediocristan’da ise durum farklı: Herşey o kadar ortalama ki şoklar büyük etki yaratamıyor.

Hindi Örneği: 1001. Gün

Siyah Kuğu kavramını anlatan çarpıcı benzetmelerinden biri bu noktada devreye giriyor: Hindi örneği. Sahibi tarafından 1000 gün boyunca beslenen ve iyi bakılan hindinin başına ne geleceğine dair en küçük bir fikri yok; ta ki 1001. gün yani yılbaşı gecesi gelene kadar.

Bu bağlamda yılbaşı gecesi hindi için tam bir siyah kuğu. Benzer şekilde Napoleon’un ortaya çıkışı ve hikayesi, 1987’deki ekonomik kriz vs gibi o ana kadar hiçbir şekilde öngörülemeyen bir çok tarihsel örnek veriliyor.

Siyah Kuğu hem olumlu hem de olumsuz anlamda hayat bulabiliyor. Genel bir karakteristik olarak pozitif siyah kuğuların etkisini göstermesinin zaman aldığı (bir şeyi yapmak, inşa etmek yıkmaktan daha uzun zaman alır) argümanını vurgulayan Taleb risklerden tamamen kaçınmayı pek önermiyor. Tam tersi, oldukça agresif bir risk alma alışkanlığı olduğunu anlatıyor ve risk konusundaki görüşünü şu basit örnekle ifade ediyor: “Kalabalık bir caddeyi geçmekten çekinmeyin ama gözleriniz kapalı da geçmeyin.”

Doğrulama İhtiyacı

Taleb o kadar çok, birbirine benzeyen ve tamamlayan kavram yaratmış ki bunları doğru tarif ve ayırt etmek zor. Kolayca erişebildiğimiz bilgi ve kanıtlara bakarak ne olduğunu anladığımızı sanmak isteme haline doğrulama ihtiyacı adını veriyor Nassim Taleb. Yani yaygın bir görüşün doğru olduğuna inanmak için zahmetsizce bulduğumuz ilk bilgiye güvenmek.

Diğer taraftan asıl gerçeğe ancak negatif boyutu dikkate alarak varabiliriz; gördüğümüzü doğrulayarak değil. Yine Siyah Kuğu ve kanıtlama örneği: Tek bir siyah kuğunun olması tüm kuğuların beyaz olmadığının kesin kanıtıdır ama ne kadar çok beyaz kuğu sayarsak sayalım tüm kuğuların beyaz olduğunu kanıtlayamayız. Bu örnek kitapta birkaç kez tekrarlanıyor.

Doğrulama Önyargısı (Confirmation Bias) ve Anlatı Yanılması (Narrative Fallacy)

Buna bağlı olarak içine düşme riski olan genel bir hataya dikkat çekiyor Taleb. Doğrulama önyargısı: Geçmişteki veriye dayanarak doğrulanan fikir ve bakış açısından kaynaklanan önyargı, ne olacağını bildiğini sanma ve bunun yaratabileceği yanılmalar.

Doğrulama önyargısı kavramına bağlı olarak yaşanan yanılmalara Anlatı Yanılması adını vermiş. Özetleyerek, basite indirgeyerek ve meselelerin boyutlarını azaltarak hatalı yargılara varma alışkanlığına anlatı yanılması diyor. Bu yanılmanın bir özelliği de olaylara neden ve açıklamalarını dikkate almadan bakma alışkanlığı ile oluşmaları.

Bu duruma güzel bir örnek: “Adam öldü ve karısı öldü” demek yerine “adam öldü, karısı da kederinden öldü” dersek olaya bir anlatı katmış, bu hikayeleştirme sayesinde daha popüler olabilecek bir ifade kullanmış oluruz. Aynı yaklaşımı aslında hiçbir şekilde açıklanamayacak olan siyah kuğulara da uyguladığımız için çoğu zaman yanılırız. Tercih ettiğimiz anlatıya uymayan veriyi de gözardı etmeyi tercih ederiz. Sonunda siyah kuğuyu görememiş ve konu neyse hakkında yanılmış oluruz.

Bir örnek daha: Bloomberg haber Saddam yakalanmasını şu şekilde vermiş: “ABD hazine bonoları yükselişte: Saddam’ın yakalanması terörizmi durdurmayabilir!” Bu haberden tam yarım saat sonra: “ABD hazine bonoları düştü: Saddam’ın yakalanması yüksek riskli varlıklara talebi arttırdı”. Yani basın, piyasadaki hareketi illa bir hikayeye bağlayarak açıklama ihtiyacı hissetmiş ve bunu yaparken de aslında tamamen uydurma olan bir hikaye kullanmış.

Şu bir gerçek: Herhangi bir olayı anlatırken hikayeleştirmeyi, bunu yaparken de özetlemeyi severiz. Ama bunu yaptığımızda anlattığımız olaya bir yorum katmış ve özetlerken bazen içeriği de basite indirgeyerek bir kısmını kaybetmiş oluruz. Taleb’e göre basite indirgeyemediklerimiz çoğu zaman birer siyah kuğu olurlar. Yılda kaç kişi akciğer kanseri oluyor sorusuna (büyük ölçüde rastgele) bir rakam veririz ama sigara kullanımından dolayı yılda kaç akciğer kanseri vakası olur sorusuna muhtemelen daha yüksek bir rakam veririz; “çünkü” ile başlayan cümle bir anlatı olur ve savımızı güçlendirdiği için önereceğimiz rakamı da yükseltir.

Siyah Kuğu kavramını gözardı etmemizin, yani siyah kuğuları görmememizin önemli bir nedeni çoğunlukla Sistem 1 ile (hızlı/anlık) düşünmemiz. Bu hızlı düşünce şekli anlatıyı sever. Onu kullandığında rahat eder, sonradan yanıldığını anlasa da bu durum pek değişmez.

Nassim Taleb’e göre anlatı yanılmasını engellemenin yolu deneysellik: Geçmiş veriye ve anlatıya bakmak yerine deney yaparak neyin olabildiğini ya da olamadığını görmek.

Bu noktaya kadar siyah kuğu körlüğüne yol açan iki kavram gördük:

  1. Doğrulama önyargısı (confirmation bias)
  2. Anlatı Yanılması (the narrative fallacy)

Başarma Umudu ve Sessiz Kanıtlar

Nassim Taleb üst üste bu kadar olumsuz örnek verdikten sonra kitabında biraz daha yapıcı bir aşamaya geçiyor. Başarı konusunda oldukça toleranslı bir görüşü var: Ona göre başarı şansı düşük olan (riskli) bir plan, potansiyel başarının yeterince büyük olması halinde hiç de kötü bir plan değil. Yani getiri büyükse, büyük risk almaktan çekinmeyin diyor. Risk ve belirsizliğin yarattığı potansiyel fayda konusunda en önemli örneklerden biri bu.

Modern dünyanın gerçeklerinden birini hatırlatıyor: Ortalamada girişim sermayeleri (venture capitalists) yatırım yaptıkları kurum ya da inovatör’den, yayınevleri yazardan, menajer ajansları sanatçılardan daha fazla para kazanırlar. Sanatçı, yazar ya da girişimci paradan çok ‘umut’la beslenir. Taleb, Ernst Boch’un “umut prensibi”ni hatırlatıyor: Ütopya ancak ütopik kaldığı sürece çalışır.

Bu bölümün sonunda sessiz kanıt isimli yeni bir kavram daha ortaya atıyor: Siyah kuğu olabilecek ama olmayan ve dolayısıyla gözden kaçan olaylar. Örneğin: Kitapları yayınlanmayan iyi yazarlar. Milyonerlerin neden zengin olduklarını açıklayan hikayeler bilinirken başaramayanlarınki hiç bilinmez. İyi hikayeler hep hatırlanır ama kötü örnekler (sessiz kanıtlar) gözden kaçar. Taleb’e göre bu bir sorun. Siyah Kuğuların öngörülememesinin bir nedeni. Sansasyonel ve kolay anlatılabilen hikayeyi kitlelere taşıyan basın da bu problemin parçası.

Birinci bölümün kısa bir özeti: Görünene odaklanan ve görünmeyeni gözardı eden insanoğlu siyah kuğuyu da bu alışkanlığı nedeniyle göremiyor. Bu odak ona gördüğü kadarıyla geleceği tahmin ettiriyor ve bu da onu kaybetmeye mahkum kılıyor. Asıl sorun ise hikayelerin kendisi değil, bunlara dayanarak geleceği tahmin etmeye çalışan insan.

İkinci Bölüm: Tahmin Etmek Mümkün Değil

İnsan bildiği hakkında fazlasıyla iddialı olur ama aslında sandığımızdan azını biliriz. Kimin ne kadar bildiğiyle ilgili yapılan bir deney sonucu: Yüksek eğitimliler, düşük eğitimlilere göre bildiklerinin miktarı hakkında daha büyük oranda yanılıyor.

Bu özelliğimiz geleceği tahmin etmekteki başarısızlığımızı daha da artırıyor; geleceği tahmin etmekte yetkisi olan birçok kurum tarafından güvenilen kişiler, o konuyu çok iyi bildiği düşünülenler (uzmanlar) arasından seçiliyor. Taleb örneklerle gösteriyor ki bu kişiler aslında hem sanıldığı kadar yetkin değiller hem de onlara daha fazla bilgi verdikçe hata yapma ihtimalleri artıyor. Bu tür yaklaşıma sahip kişilerle ilgili önemli bir nokta da şu: Bildiği kadarının doğru olduğuna bir kez inanan kişinin o fikri bırakması zor oluyor.

‘Uzman’ larla ilgili bir karakteristik özellik daha: Excel (ve benzeri analitik araçlarla) iş planı ve tahmin yapmanın cazibesine kapılma eğilimleri. Bu sınıfta değerlendirdiği bir çok bürokrat, devlet adamı vb karakteri uzun uzun anlatan Taleb bunun yaygun bir sorun olduğunu anlatıyor: Geleceği tahmin etme güdüsü doğal olarak sahip olduğumuz bir içgüdü. Bu nedenle kişisel olarak bir tahmin yapma sırası bize gelince tahmin etmenin imkansızlığını unutur ve cömertçe tahmin yapmaktan çekinmeyiz.

Taleb risk ve belirsizlik kavramlarına olan kendi yaklaşımını açıklarken tarihsel olarak büyük keşiflerin çoğunun tesadüfen olduğunu hatırlatıyor. Örneğin Hindistan’ı bulmak için yola çıkan Kolombus’un Amerika’yı keşfetmesi. Bu ve buna benzer birçok örnekle anlattığı davranış biçimini ‘olumlu tesadüflere kendini bilinçli olarka açık hale getirme yaklaşımı’ olarak özetleyebiliriz. Yani olumlu siyah kuğuları yakalamak için deneysel bir yaklaşımı destekliyor. Gelişen alanlara, büyüyen sektörlere yakın olun kısacası pozitif siyah kuğu yakalama ihtimali olan ortamlarda yer alın diyor.

Taleb’in Ütopyası

Belirsizlik üzerine neredeyse ona hayran olduğunu hissettiğiniz bir üslup geliştiren yazar bu noktada bir hayal da kurmaktan geri kalmıyor: Bilmediğinin farkında olan bir toplum.

Dün ya da bugünün (en azından etki yaratacak gelişmeler anlamında) yarını temsil etmediği iddiasını sık sık tekrarlayan yazar bu duruma görememe ve ısrarla geleceği tahmin etme gayretine gelecek körlüğü adını veriyor.

Peki eğer geleceği tahminlemek bu ölçüde imkansız ise ne yapacağız? Hiç bir tahminde bulunmayalım mı?

Taleb, önerdiği bakış açısını rasyonel ama fazla olumsuz bulanlara şu yorumu yapıyor: Yapabileceğimiz çok şey var. Örneğin olumlu sonuç yaratacak (pozitif) siyah kuğulara odaklanma ve bunlar üzerine kişisel ya da kurumsal stratejiler üretme. Ya da bir konuya yatırım yaparken olup olmama olasılığından çok yaratacağı sonuca odaklanma.

Bu kavraması ve kabullenmesi kolay bir bakış açısı değil ve en iyimser bakış açısıyla ‘muğlak’ bir yaklaşım. Diğer taraftan üzerine konuştukça adım adım netleşiyor. Özellikle kişisel açıdan, yani kritik kararların ve kontrolün kendimizde olduğu ortamda bu yaklaşımla yavaş yavaş bir yatırım felsefesi oluşturabileceğini fark ediyor insan. Pozitif siyah kuğulara yakın, negatiflerden uzak dur.

Bu noktada şunu gözden kaçırmamakta fayda var: Amerikan iş hayatı ve kültürü başarısızlığı cezalandırmıyor, tam tersi sistem insanı çok sayıda deneme yapmaya teşvik ediyor. Doğu kültüründe ise başarısızlık ayıp karşılanıyor. Bir başka deyişle Taleb’in önerdiği bakış açısı, yani çok sayıda deneme yanılma yapma gayreti, bu yaklaşımın büyük maliyeti olmayan bir ortamda hayata geçirilmesi önerilen bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Farklı ortamlarda nasıl sonuç vereceğine dair net bir görüş yok.

Eşitsizlik ve extremistan

Kitabın önemli vurgularından biri de eşitsizlik kavramına; fırsat, gelir ve servet eşitsizliği ve bunun yarattığı kırılması zor döngü. Bu kavramı klasik zengin/fakir söylemi yerine kolay anlaşılabilir örneklere dayandırarak anlatan yazar bir spor turnuvasında diğerlerinden sadece biraz daha iyi olan oyuncunun birinci olarak tüm ödülü aldığından bahsediyor. Bazı akademisyenlerin diğerlerinden çok az daha nitelikli bir kitabı çok daha fazla satması ya da dünyadaki genel gelir dağılımının dramatik eşitsizliği gibi birçok sosyal konu başlığı anlatılıyor.

Meşhur Çan Eğrisi

Geleceği tahmin etme çabasının (ve aynı zamanda istatistik biliminin) önemli araçlarından biri olan ‘Çan Eğrisi’ yani herhangi bir konuyla ilgili yapılan ölçümlerin ortalama dağılımı, Taleb’e göre büyük bir yanılma. Bunun nedeni ortalamanın dışında kalan değerlerin (outlier’ların) istisna sayılarak gözdardı ediliyor olması.

Hangi dalda eğitim almış olursanız olun muhtemelen çan eğrisine bir yerde rast geldiniz. Nassim Taleb’e göre bu kavramın bu kadar yaygınlıkla kullanıyor olması geleceği tahmin etme çabamızın nafile olmaktan öte gidememesinin en büyük nedeni. Özellikle de ekonomik konularla ilgili kullanımının anlamsızlığına sık sık vurgu yapıyor.

Kitaptaki eğlenceli benzetmenin biri de fraktallar yani kendini tekrarlayan geometrik şekiller. Doğada kendi kendine oluşan (örn: Su damlacıklarının donarak mikro seviyede oluşturduğu kristalize) şekilleri aynı siyah kuğular gibi zaman içinde kendini tekrarlayan yapılara benziyor. İstatistik biliminin temel araçlarından biri olan çan eğrisi yazar için adeta bir günah keçisi: Sık sık bu yolla yapılan analizlerin kullanımının yaratabileceği sıkıntılardan bahsediliyor.

Benzer şekilde Türkçe’ye nasıl çevireceğime emin olamadığım Domain Specificity kavramı da, tabir yerindeyse yerden yere vuruluyor: Bir konuya odaklı ve sadece o bağlamda değerlendirilebilecek bir çözümün genellenmesi ve ilgisiz alanlarda uygulanması Taleb’in ısrarla dikkat çektiği hatalardan biri. Yazar “Tünel Vizyonu” adı verdiği, bir taraftan baktığında diğer tarafın görüldüğü ama başka hiç bir açının görülmediği durumu örnek vererek anlattığı bu kısımda sorgulanmadan doğru kabul edilen görüşlere atıf yapıyor. Ana fikir şu: İnsanlar sorumlu olduğu konularda standart kabul edilen doğruları sorgulamalı ve gerektiğinde şartları zorlayarak değiştirmeye çalışmalı.

Son söz

Kitabın bütününde siyah kuğu kavramından, yani beklenmedik ve büyük etki yaratan olaylardan kaçınmak ve onları tahmin etmenin imkansızlığından bahsediliyor. Diğer taraftan bu bakış açısının ilk bakışta yarattığı çözümsüzlükle mücadele etmek konusunda birkaç yaklaşım önerisi üretmiş Nassim Taleb. Öncelikle belirsizliği ortadan kaldırmaya çalışmak yerine kabullenmekle ilgili bir paradigma değişikliği öneriyor. İkincisi kırılganlık kavramını iyi anlamak ve (bireysel, kurumsal ya da toplumsal anlamda) kırılgan olduğumuz noktaları keşfedip bunlar üzerinde çalışmak. Yani hayatımızdaki kırılganlıkları azaltmaya yönelik sistemli bir yaklaşımın, geleceği öngörmek ile ilgili imkansızlığın yaratacağı sorunları ortadan kaldıracağına ya da en azından makul seviyeye indireceğine dikkat çekiyor.

Taleb’e göre pozitif siyah kuğulara (yani olumlu etki yaratacak şoklara) yakın olmak çabası ile birleşerek hayata geçirilecek bu bakış açısı hayatının kontrolünü eline almak anlamına geliyor. Başkasının başarı kriterine uyarak yaşamaya çalışmaktansa kendi aklınla yarattığın ya da uygun bularak adapte ettiğin prensiplerle yaşamayı öneriyor. Modern dünyada özgür ve kimseye muhtaç olmadan yaşamanın yolu, dönemin gerçeği olan belirsizlik, geleceği öngörememe, risklerle dolu ama aynı nedenlerle fırsatların da bol olduğu bir ortamda yaşamın inceliklerini kendi geliştireceğimiz yaklaşımlarla şekillendirmek.

Siyah Kuğu kişisel gelişim kitabı olarak anılamayacak kadar zor bir okuma; kimi zaman felsefenin sınırında dolaşan yazar çok sayıda yeni kavram üretiyor, bunları alışılmadık bağlamlarda kullanıyor ve birbiriyle ilişkilendiriyor. Eğer bu zorlayıcı akışa adapte olabilirseniz içinde yaşadığımız karmaşık dünyayla ilgili neredeyse dâhi diyebileceğimiz seviyede nitelikli fikirlerle karşılaşıyorsunuz. Taleb’in üslubu da herkese göre değil, yer yer fazlasıyla iddialı. Diğer taraftan eğer anlatımın karmaşıklığı ve üslubun sertliğine hoşgörü ile yaklaşabilirseniz bambaşka bir hayat görüşü ile karşılaşıyorsunuz; özellikle hayatın belirsizliği ile ilgili boyut zihin açıcı.

Bana göre yerleşik söylemin dilinden düşürmediği, sevmediği ama aslında modern dünyanın en önemli gerçeği olan belirsizlik hakkında ürettiği bakış açısı bile Siyah Kuğu’yu bir klasik yapmaya yeter: Ancak belirsizliğin bizi kontrol etmesine izin verirsek belirsiz bir olayın kurbanı oluruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir